Bilincin bilincinde olmak, çoğu zaman yaptığımız bir hareket değil. Aslında olma hali hareketten daha tanımlayıcı olur bu durumda. Meditasyon, tasavvuf, doğu düşüncelerinin bir noktasında karşıya çıkan bir olgu aynı zamanda bilincin bilinci. Su içerken sadece içmek ya da yürürken yalnızca yürümek. Düşüncenin kontrolden çıkması gibi de algılanabiliyor bu zaman zaman. Bilinç akışını küçüklükten beri şartlandırıldığımız şekilde yönlendirmek yerine serbest bırakmak aslında.
Metanın ve idenin anlamını kaybettiği (ama anlamsızlık kazanmadığı) bir bilinç boyutuna yolculuk, şartlandırılmışlığımıza bir meydan okuma aslında. Kontrolsüzlüğe kontrollü bir şekilde ulaşmaya çalışmakta bir paradoks. O yüzden iç bilincine, kendiyle yüzleşmeye çalışmak insan için korkutucu hatta çıldırtıcı bir durum. O gün kafamızdan geçen onlarca düşüncenin karınca sürüsü gibi zihnimize düşmesi ve kontrolsüzlük yüzünden kendimizi freni ve direksiyonu olmayan bir arabada yokuş aşağı gidiyor gibi hissetmemiz.
Benim deneyimlediğim kadarıyla ilk gelen korkutucu kaos düşün-bilincinin ertesinde huzurlu bir boşluk var. Buna arınmışlık demek dilimin ucuna kadar geliyor ama tam değil. Arınmışlığın kelime anlamı itibari söylediğime yakın olsa da, zihinde çağrıştırdığı metanın özelliklerinden sıyrılması değil pozitif özellikler kazanması. Benim kastettiğim tam anlamıyla özelliklerinden sıyrılmak. Kendini yaftalardan arındırmak ve sadece o an için var olmak. Bu nirvana değil, bir ayin sonucu kazanılmış bir psike değil, mistik bir deneyim değil. Oldukça fiziksel ve duru bir var olma hali. Özelliklerinden sıyrılmanın ne gibi artıları tartışılır. Ama bilinç bilinciyle yaşamamanın götürdükleri benim daha çok ilgimi çekiyor. Bunun için verebileceğim en güzel örnek cep telefonu. Bir çok insanın düşündüğü gibi vazgeçilmez olduğunu düşünüyordum. Ama hızlı tempo ile birlikte cep telefonunu ihtiyacım için yanımda taşımaktan ziyade, onun bakıcılığını yaptığımı hissetmeye başladım. Cep telefonu ile bağım olmadığı zamanlar, yani insanların yanımda niye cep telefonu olmadığı ile ilgili bana sorular yöneltmekdikleri zamanlar, kafamda bir yükten kurtulduğumu farkettim. İnsanın kendi kendine ya da başkaları tarafından verilen özellikleri bana bu örneği hatırlatıyor. Bir süre sonra kendi özelliklerimizin ağırlığı altında yaşamaya mahkum oluyoruz. Şöyle bir çatışma örneği belirleyelim; insan ilkel id’ini doyurmakla, sosyal süperegosunu tatmin etmek arasında bocalıyor. Ego, özellikle son yüzyıllık dönemde yokolmuş gibi. Süperegomuzu egomuz yerine koyuyoruz. Süperego aç kalınca, id’imizi hayvanca tıkındırmaya zorluyoruz. Tekno-fetiş, kişilik özellikleri, hobilerimiz bile süper-ego çatısı altında pazarlanıyor. Kendi egosunu fakir bırakınca, geri kalan etiketler bazen kağıttan kule gibi yıkılabiliyor. İşte böyle bir durumda insan kendi bilincine sığınmayı bir lüks sayıyor.
Meditatif yaşam bir lüks değil. Kendimle kaldığım zaman kafamı meşgul etme zorunluluğunu elimin tersiyle bir kenara itiyorum artık. Bilgi ve rasyonalizmi eğlence yapan, batıl ilişki analizleri, pseudo-psikoloji oyunları oynayan, indirgemeci davranan, kendiyle hesaplaşamayan herkesin önünde saygıyla eğiliyorum.
Henüz Yorum Yok
Henüz yorum yapılmamış.
Yorumlar RSS Geri İzleme Tanımlayıcısı URI
Yorum yapın

