Gönülden Sevenler

http://www.gonuldensevenler.com/

Bu arkadaşları oldukça takdir ettim. İyi niyetliler. Anlaşılan etraftaki “yozlaşmış” sitelerden medet bulamayan islami kesimin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş. Ben biraz hafif söyledim. En iyisi ana sayfaya koydukları yazıdan bir kuple aktarayım: “Türk halkını internetteki ahlaksız sitelerden ve aldatıcı arkadaşlık sitelerinden kurtarmak amacıyla açtığımız ilk evlilik sitemiz GonuldenSevenler.com ile Türkiye’deki yüzlerce insanı yuva sahibi yaptık. “

Bravo. Bravissimo. Bu siteyi kullanan küçük yüzdenin geri kalanındaki herkesin ahlaksız olması bana South Park’taki mormonları hatırlattı. Cennetten kart atar arkadaşlar herhahşde bir zahmet. Daha ilk sayfadan beynimi gıdıklayan şeylerle karşılaşmaya başladım. Mesela ana sayfadan kapçırladığım şu resme dikkat edelim.

Abla, Abi'den hoşlanmış

Abla ve Abi birbirinden hoşlanmış galiba

Kız tam islami usullere göre. Al yanaklı, bal dudaklı, hey onbeşli onbeşli. Hüseyin Üzmez görse severdi. Ama ben profildeki abiyi algılayamadım. Daha çok yabancı ülkeden gelip Türk kızıyla evlenmek için sünnet olmuş Alman’lara benziyor.

Siteye üye olmaya karar verdim. İkinci aşaması da şekilde görüldüğü gibidir:

iki gözüm önüme aksın

günah/sevap log’ları böyle tutuluyor galiba öte dünyada. Yoksa teker teker insanlarla ne uğraşıcaksın. “Yemin ediyor musun?”, “Ediyorum”. “O zaman sana al yanaklı, bal dudaklı bir kız bulalım”. 

Eh buraya kadar beklediğim gibiydi. Ama kayıt esnasındaki son bölümü beklemiyordum açıkçası o.O

 

Seksi resimler için tıklayın

Seksi resimler için tıklayın

Sanki siteye değil, Ergenekon’a giriyoruz. “Bir çok cemaatle bağlantılarım var, konuşursam yer yerinden oynar!”. Ergenekoncular’a da böyle bir site hazırlamak lazım aslında. Dava 200 gün kısalır yemin ederim. “Lütfen aşağıdan bağlantılı olduğunuz örgütleri seçin: a. Ergenekon b. Gladio c. Jitem”.

Bu siteyi takipteyim. Daha onay mail’ım gelmedi. Ama Part II’da sizlere içeriden bildiricem.

Project Euler

Programlama pratiği yapmak, bir yandan da yeni matematiksel algoritmalar öğrenmek veya bildiklerini tekrar hatırlamak isteyenler için güzel bir site var. Adı Euler Projesi. 220′ye yakın problem var şu an sitede. Ama bazıları için günlerce uğraşmak gerekebilir. Kodlayarak çözüyor, sonra da cevabı yolluyorsunuz. Eğer cevabınız doğruysa puan hanenize işleniyor. Ben ilk 3 tanesini çözdüm sizde bir deneyin bakalım.

http://projecteuler.net/

günün kısa şiiri

A verb invited a noun over to dine,
And they shared a fine bottle of wine,
The verb couldn’t wait;
He said, “Let’s conjugate!”
But sadly the noun did decline.

kaynak: limerickdb

kendiyle bir olmak

Bilincin bilincinde olmak, çoğu zaman yaptığımız bir hareket değil. Aslında olma hali hareketten daha tanımlayıcı olur bu durumda. Meditasyon, tasavvuf, doğu düşüncelerinin bir noktasında karşıya çıkan bir olgu aynı zamanda bilincin bilinci. Su içerken sadece içmek ya da yürürken yalnızca yürümek. Düşüncenin kontrolden çıkması gibi de algılanabiliyor bu zaman zaman. Bilinç akışını küçüklükten beri şartlandırıldığımız şekilde yönlendirmek yerine serbest bırakmak aslında.

Metanın ve idenin anlamını kaybettiği (ama anlamsızlık kazanmadığı) bir bilinç boyutuna yolculuk, şartlandırılmışlığımıza bir meydan okuma aslında. Kontrolsüzlüğe kontrollü bir şekilde ulaşmaya çalışmakta bir paradoks. O yüzden iç bilincine, kendiyle yüzleşmeye çalışmak insan için korkutucu hatta çıldırtıcı bir durum. O gün kafamızdan geçen onlarca düşüncenin karınca sürüsü gibi zihnimize düşmesi ve kontrolsüzlük yüzünden kendimizi freni ve direksiyonu olmayan bir arabada yokuş aşağı gidiyor gibi hissetmemiz.

Benim deneyimlediğim kadarıyla ilk gelen korkutucu kaos düşün-bilincinin ertesinde huzurlu bir boşluk var. Buna arınmışlık demek dilimin ucuna kadar geliyor ama tam değil. Arınmışlığın kelime anlamı itibari söylediğime yakın olsa da, zihinde çağrıştırdığı metanın özelliklerinden sıyrılması değil pozitif özellikler kazanması. Benim kastettiğim tam anlamıyla özelliklerinden sıyrılmak. Kendini yaftalardan arındırmak ve sadece o an için var olmak. Bu nirvana değil, bir ayin sonucu kazanılmış bir psike değil, mistik bir deneyim değil. Oldukça fiziksel ve duru bir var olma hali. Özelliklerinden sıyrılmanın ne gibi artıları tartışılır. Ama bilinç bilinciyle yaşamamanın götürdükleri benim daha çok ilgimi çekiyor. Bunun için verebileceğim en güzel örnek cep telefonu. Bir çok insanın düşündüğü gibi vazgeçilmez olduğunu düşünüyordum. Ama hızlı tempo ile birlikte cep telefonunu ihtiyacım için yanımda taşımaktan ziyade, onun bakıcılığını yaptığımı hissetmeye başladım. Cep telefonu ile bağım olmadığı zamanlar, yani insanların yanımda niye cep telefonu olmadığı ile ilgili bana sorular yöneltmekdikleri zamanlar, kafamda bir yükten kurtulduğumu farkettim. İnsanın kendi kendine ya da başkaları tarafından verilen özellikleri bana bu örneği hatırlatıyor. Bir süre sonra kendi özelliklerimizin ağırlığı altında yaşamaya mahkum oluyoruz. Şöyle bir çatışma örneği belirleyelim; insan ilkel id’ini doyurmakla, sosyal süperegosunu tatmin etmek arasında bocalıyor. Ego, özellikle son yüzyıllık dönemde yokolmuş gibi. Süperegomuzu egomuz yerine koyuyoruz. Süperego aç kalınca, id’imizi hayvanca tıkındırmaya zorluyoruz. Tekno-fetiş, kişilik özellikleri, hobilerimiz bile süper-ego çatısı altında pazarlanıyor. Kendi egosunu fakir bırakınca, geri kalan etiketler bazen kağıttan kule gibi yıkılabiliyor. İşte böyle bir durumda insan kendi bilincine sığınmayı bir lüks sayıyor.

Meditatif yaşam bir lüks değil. Kendimle kaldığım zaman kafamı meşgul etme zorunluluğunu elimin tersiyle bir kenara itiyorum artık. Bilgi ve rasyonalizmi eğlence yapan, batıl ilişki analizleri, pseudo-psikoloji oyunları oynayan, indirgemeci davranan, kendiyle hesaplaşamayan herkesin önünde saygıyla eğiliyorum.

bitwise chant

Kardeş blog yarattım. Sırf kodlama üzerine olacak. Bir çeşit kodlama günlüğü de denilebilir. Şansımı WordPress ile denemeye karar verdim bu sefer. http://bitwisechant.wordpress.com adresinden ulaşılabiliyor. Şablonu ile biraz daha oynayacağım bi ara.

klima haiku’su

hayatımda ilk defa çekilişten bir şey kazandım. temmuz başlamadan cmas 1* dalgıçlık brövemi alıyor olucam. ve şimdi huzurlarınızda haiku’m:

çekirdek çöpü…
ılık meltemin kulağıma
fısıldadığı rehavet

khaotik.net

domain’i mi yenilemeyi unutup duruyordum. elimden kaçırmadan tekrar aldım. www.khaotik.net tekrar online’dır. bookmark’larınızı yenileyin.

Freddy Nike

Nike Horror pack serisinden Freddy Krueger modeli.

ode to joy

9. senfoniyi hatmettim bu ara heralde. halil berktay’dan fransız devrim tarihçesi ile birlikte 9. senfoni çözümlemesi almış şanslı azınlıktan biri olarak, yıllar sonra bu senfoniye karşı içimde yeniden biriken aşk ofiste iş arkadaşlarımın kafasını loop’a alarak ütülemeyle patladı. insan olduğunu hatırlamakla alakalı bir şey sanırım bu. klişe olarak erken romantik dönemin başlangıcı sayılan bu şaheser, benim gibi romantik (cinsi münasebetler anlamında değil sadece, doğaya, insana karşı da romantik yaklaşım) birine zaten hasbelkader ısınmış bahar havalarında yaşamaktan duyulan hazzı bir kez daha hatırlattı. bas bariton ve tenor amcalara sıfır almanca ile uydurarak eşlik etmekte bunun ekürisi. en azından sözlerin anlamını bir yerde okumuşluğum var.

önümüzdeki dönemde hayatım ufak çaplı bir proje olarak gözlerimin önüne serildiğinden beri, umut etmekle ilgili yeni kıpırdamalar başladı içimde. büyük hedefler değil eski gibi belki, ama elle tutulur ve ilerlemeci atılımlar denebilir. şu an okuduğum (ve daha önceki blog malzemelerimde değindiğim) bir kitap olan umut ilkesi’ni okuyorum şu an. bir ara bitireceğimi dair umudum da var (pun intended).

bahar, coşku, hayal, umut derken. bir ara bunlar olsa süper olurdu dediğim potansiyel hayatlarımın ufak bir listesini de buraya eklemeden geçemeyeceğim (serden geçerim yardan geçmem):

1- oxford’da etimoloji uzmanı. uzantısı: nabokov gibi bir roman yazmak
2- küba’da mojito hazırlayan barmen olmak. uzantısı: akşamları sahilde uzanmak
3- antarktika’da kutba 3 haftalık bir kamyon yolculuğu. (geo dergisinde görmüştüm görüntüler süperdi.)
4- pixar’da animatör olmak
5- israil’de kibbutz’da yaşamak 1 ay

haftanın mp3′ü: eagle eye cherry – save tonight

Been There, Done That

cuma günü yazısı


Yoğun bir haftaydı. Kendimi kaybettim de diyebilirim günlük olaylarla. Dönüp de ne oldu ne bitti pek analiz edemedim bu arada. Fiziksel olarak efor sarfetmeyi özledim. Herhangi bir spor yapmak veya hareketli bir faaliyette bulunmak uzak kavramlarmış gibi geliyor. Dağcılık ve tırmanıcılık eski zamanlarda kalmış. Zevkine ağaca bile çıkmıyorum. Beton binalardan beton binalara salınıyorum her gün. Ciddi anlamda bir çeki düzen vermem gerek kendime. Hayatını organize temellerin üzerinde şekillendirmediğin zaman, zaman aşımı ve yorulmacasına efor olarak sana geri dönüyor bu. Bilmiyorum basit bir şeyler olabilir başlangıçta. Düzenli uyku saatleri gibi. Sabahları erken kalkıp sadece doğan güneşi de seyrediyor olabilirim.
Japonya’da doğayı takip edebilmenin önemli bir erdem olduğunu okumuştum bir yerde. Haiku’larında mevsimleri belirtmek için Kigo denilen anahtar kelimeler kullanıyorlar. Kiraz ağacı şiirde baharı simgeliyor örneğin. Doğadan kopuk kalmak bana mesajları takip edemediğimi gösterdi. Havanın soğukluğunu bile Firefox plug-in’imden takip ediyorum.
Deri ofis koltuğumun rahatlığından kurtulmam gerek. nokta.

özlediklerim

cam göbeği deniz
çizgiroman okumak
zevkine kod yazmak
sangria
sinemaya gitmek
kız kardeşim
ağaçtan meyve toplamak
gün ağrırken jogging
calvin ve hobbes okumak
macera romanı okumak
bodrum’a gitmek
marmaris’e gitmek
herhangi bir yere gitmek
tatile çıkmak
bitli turist olmak
yurt dışına gitmek
nazi taklidi yapmak (raus! halt!)
italyan mutfağı kasmak
çin mutfağı kasmak
arkadaşın video kamerasına el sallamak
bisiklete binmek
adaya gitmek
adada rakı içmek
bozcadaaya gitmek
büyükada’da aya yorgi’de bira patates
istanbul modern’e perşembe halk gününde bedava girmek
istanbul modern’de istanbul manzarası izlemek
ismet baba’da rakı balık
tarık zafer tunaya’da ucuza film izlemek
korsan dvd dükkanlarından saatlerce dvd aramak
eski arkadaşlarla kalabalık toplanmak
yeşilköy sahilde yürümek
termosta çay yapıp pikniğe çıkmak
salamlı sandviç
şezlonga uzanmak
el radyosu dinlemek
ağustos böceği sesi
hamakta yatmak
reçel yedikten sonra öpüşmek
kar yağarken çıkıp fotoğraf çekmek
fotoğraf çekmek
iyi fotoğraf çekmek
dağa gitmek
tırmanış yapmak
olimpos’a gitmek
sevgilinin kalp atışını dinlemek
resim çizmek (ilerde hiçbir sanatsal değeri olmasa bile)
1 milyon doların olsa ne yapardın geyikleri
yazın arabada cam açıkken seyahat etmek
votka-ananas
özbek pilavı
kuş üzümlü pilav
şekerpare
gitar çalan birine söyleyerek eşlik etmek
karadeniz’de yüzmek
boğazda yüzmek
yatı olan biriyle gezmek
ağaç gölgesinde uyumak
yazın öğlen şarap içmek
rahmetli dedem
peynir karpuz ekmek
göbek salata
çizgiroman muhabbeti yapmak
“sen filmi anlamamışsın” diyip yarım saat açıklamak
haftasonu tanıdıkların yazlığına kaçamak yapmak
şömine ateşi
şömine ateşinde sucuk ekmek
güzel bir yemeğin üzerine konyak
bel altı espriye katıla katıla gülmek

özet

vinyl oyuncak


tasarımcısına göre değişen çeşitlilikte, vinyl malzemeden yapılan oyuncaklar var. yandaki hoşuma gitti. vinyl toy diye aratınca çıkıyor baya malzeme.

..

“..en candan arkadaşım; ruhumu saran gece.
ben kime bağlanmışım, ağlıyorum gizlice.”

beatlemania

aynı hafta içinde rastladığım iki haber var beatles’la ilgili. liverpool’da beatles temalı bir otel açıldı. nasa across the universe‘ü uzaya göndermeye karar verdi. paylaşayım dedim.

kış’a…

kestaneler dökük
kargalar daha yakın
tatilden bana

kedinin doğası

uzun zamandır bir kediden tırmık yemiyordum. şu an sağ gözümün altı şişmiş durumda. kısa ve keskin bir hamle ile tek harekette göz torbamın altında iki ayrı yeri kanatmayı başardı yasemin hanım. ani bir refleks ile gözümü kapayıp, hafifçe geri çekilmesem retinamı ortadan çizecekti. kontrollü bir şekilde kalktım, ona ne kızdım ne bağırdım ne de canını acıttım. gitmesi için bıraktım kolonya ve buz ile pansuman yaptım.
ona kızmadım çünkü onu sevmek için sine’me çekerken böyle bir davranışta bulunabileceğini biliyordum. bir kediyi kendine yakın tuttuğun müddetçe onun ani reflekslerini de kabullenmişsin demektir.

sandal haiku’su

yorgun sandal
duruyor kumsalda
ne binen var ne inen

mükemmel pazar

- sevdiklerinle uzun bir masada kahvaltı (check)
- 2 tane deli veletle evde koşturmak (check)
- 5-0′lık fenerbahçe galibiyeti (check)
- 2 tane eğlenceli dost ile haftanın önemli olaylarına bira eşliğinde bakış (check)
- Sevilen sayılan bir abi ile futbol sohbeti (check)

doğumgünüm

bugün doğumgünüm ve mutluyum. güne sabaha karşı gördüğüm garip rüyalarla başladım. ama ödipal komplekslerimi deşifre etmemek adına onlara yer vermiyorum burada. yeni yaşımda yeni bir kitaba başladım (ernst bloch – umut ilkesi). bir kaç saat içinde orkan’la düzenlediğimiz (ve bu sefer kaçırmayacağım) parti başlayacak. mutluyum diyorum ama ekstazik bir mutluluk değil bu. daha derinde, daha mütevazi bir mutluluk. karnını doyurduktan sonraki mutluluk gibi. şimdi bir duş alıp çıkıcam ve dünya üzerinde geçirdiğim çeyrek asrın keyfini sürücem.

no bullshit

amerika, amerika. ameriiica fuck yeah. coming to save the motherfucking day yeah. amerika, amerika, amerika. nereye kafayı çevirsem, amerika. yeter ulan. attığım her adımın, çevremdeki insanların attığı her adımın, içinde yaşadığım toplumun her adımın yedi bin kilometre ötesiyle direk bağlantılı olması germeye başladı beni. sophomore polik bilim filmleri geliyor bu ara. eskiden salvador vardı. bu aralar syriana, kingdom, lions for lambs var. tamam güzel, kendi kendilerini eleştiriyorlar. medya eleştirisi, hükümet eleştirisi. bir öğrenci, aydınlık bir kafa dünyayı değiştirir kafaları. bir siktirin gidin ulan. 250 milyon nüfusun var. vietnam bitiyor, afganistan ırak başlıyor. zencileri ezmeyi bitiriyorsun, latinlere başlıyorsun. sürekli tekrar tekrar aynı sorunları yaşayan bir ülkenin ezik başkanını televizyonda afrika bilmemne gurubunun tamtamlarıyla dansederken görmek istemiyorum. john stewart sen de siktir git. mainstream dalyarak seni, neyi savunduğun belli değil keraneci.

ağzına sıçayım, komünist derneğinede girdim, sivil toplum örgütüne de. sikik uluslarası öğrenci örgütlerine bakmadım bir tek ama takip edebildiğim kadarıyla proje adı altında tequila night yapmaktan öteye gidemiyorlar. yok mu lan örgütlü toplum? yok mu abi sesi mi duyan? yok mu kafa adamlar.? bak sinirlerim bozuldu gene.

17 yıl?



Yapmıycaktın bunu bana Facebook. senin bana ilkokul arkadaşlarımı bulman gerekiyordu, saçımın ne kadar eksildiğini göstermen değil. ilk fotodaki sağ üçlü ikinci fotoğrafta aynen mevcuttur. bu tartışmaya noktayı muppet show’la koymak istiyorum. sahneden inen koyunlara kermit, “daha fazla değil miydiniz?” diye sorar. onların cevabı : “bilmiyoruz çünkü ne zaman kendimizi saymaya kalksak uyuya kalıyoruz”.

yeni iş, yeni ev ve geri dönüşler

Orkan’ın yeni evine kısa bir ziyarette bulundum bugün. Evdeki ufak tadilatlara yardım ederken sonbaharla birlikte gelen umut dalgası beni neşelendirdi. Bir aksilik olmazsa babam geliyor bu hafta. Alkas ve Nur geri döndüler. Orkan yeni evinde. Ben de yarın yeni işime başlıyor olacağım ve gene bir aksilik olmazsa gelecek hafta bu evin küçük ve tüylü bir yaşayanı olacak artık.

haiku

bulutlar kaçıyor,
siryüsler ve stratüsler
gene de ben pencereden dışarı bakacağım.

ertelemek

eylül geldi ve gene herşey hızlı geçmiş gibi geliyor. herşeyi ertelediğimi farkettim. yaz sonunda evime almak istediğim, şimdi biraz eğlensin dışarı da dediğim, annemin bahçesinde takılan kediyi köpeklerin öldürdüğünü öğrenmek pek iç açıcı değil. şirketten istifamı geciktirmek de iyi olmadı. tatile çıkmayı da erteledim ve havalar soğuyor. penceremden içeri giren dökülmüş yaprakları toplamak da tuz biber. kış geliyor ve hoşuma gitmiyor.

biriktirme kafaları

çocukluğum biriktirmekle geçti sanırım. gazete, dergi, çizgiroman, gazoz kapağı, pul. ne bulursam biriktiriyordum. sanırım sahip emekle sahip olmanın zevkiydi bu. çizgiromanları tasnif eder, türlerine, yıllarına ve isimlerine göre ayırırdım. tekrar tekrar okur, yırtıklarına bakar, rafta durdukları yerleri değiştirir, kağıt yorgunluğuna yenilmesinler diye yan koyar, sonra estetik ve görsel zevkimi katlediyor diye rafa gene dik koyardım. biri benden biriktirdiğim nesnelerden birini istediği zaman az miktarda verir ve sürekli getirip getirmediğini kontrol ederdim (sandman ilk cildimi 5 yıl önce alan ve geri vermeyen kişiyi buradan kınıyorum bu vesileyle).

üniversitemin ilk yıllarında koşturmaca ile beraber bu huyumu askıya almak zorunda kaldım. ve son 1-2 yıldan beri de bunun pişmanlığını hissediyorum sanırım. artık objeler, yerine insanları biriktirmeye başladım ve muhtelif kategoriler altında ulaşabildiğim bir sürü insanın olduğu gerçeği mutlu ediyor beni.

son 2 aya gelicek olursak yeni bir biriktirme kavramı ile tanıştım: e-biriktirme. artık blogları, dosyaları, makaleleri, linkleri, kısaca bilgiye ulaşmam da kolaylık sağlayacak her türlü şeyi biriktiriyorum. bu konuda rss’i keşfim oldukça kolaylık sağladı diyebilirim. günde bin kere kontrol ettiğim sitelerin rss feed’lerini tek bir yerde toplayarak rahatça ulaşabiliyorum. böylece günlük çizgi bantlar, haberler, futbol bilgileri, teknik makeleler ve tabiiki arkadaşların blogları tek bir yerden ulaşılabilir hale geliyor. bunun beraberinde feed reader’ımı açmama hissinden doğan bir boşlukta doğdu diyebilirim. bu gidişle terapiste gidicem bu konuda. bilgiye taparcasına sahip olmak böyle bir şey sanırım.

geçen gün iş dönüşü bir arkadaşımın söylediği şeyler bunu doğrular nitelikte aslında. artık silah ve yiyecek ve giyecek ve baharat yolu ve deniz ulaşımı, hatta uçaraktan söylüyorum petrol ve doğalgazın bile önemi giderek yitiyor. bilgi çağındayız ve herşey etiketlenebilir hale geldi. bu arkadaşın söylediği otobüste arkamda oturan kişilerin konuştukları bile bilgi olarak oldukça değerli olduğu. değersiz bilgi yok ve kafada haritanın neresine oturtulduğuna bakıyor bilginin değeri. bilgi hızı arttıkça tempoda artıyor ve bilgi yorgunu bir nesil ortaya çıkıyor sanırım. bu konuda biraz bir şeyler karalayacağım bir ara.

yaş yirmibeş yolun üçte biri

Her başım sıkıştığında aklıma gelen tek bir cümle var: “Devam et”. Biraz daha geri gideyim şimdi.

25 yaşında ve hayatımda majör hatalar yapmış biri olarak kendi kendimi şekle sokmaya çalışıyorum. Şekle sokmaktan kastım aslında başkalarından ve kendi iç sesimden duyduğum son derece basit öneriler . Çevremdeki değişikliklere karşı daha duyarlı olmak, kendimi olan bitene karşı sürekli ve mantıklı bir biçimde yeniden konumlandırabilmek, bunları yaparken de dürüst, dikkatli ve açık yürekli olmak ve en önemlisi başkalarının hayatını asgari ölçüde etkilemek (ya da klişe olarak kendi ayaklarım üzerinde durabilmek) gibi. Çok zor bir liste değil. Bazılarını tam, bazılarını da kısmi olarak başardım gibi.

Ama bir tane dikkat çekici özelliğim var ve ne yaparsam yapayım bununla başa çıkamıyormuşum gibi geliyor. Ne zaman işleri yoluna koyuyor gibi olsam, kritik bir hata yapıp treni raydan çıkartabiliyorum. Üstelik bu kritik hataları için gerekli kararları vermem uzun bir süreci kapsasa bile.

Başa dönersem, bu gibi durumlarda kendi kendime telkinden başka seçeneğim kalmıyor. Devam et. Ne olursa olsun devam et. Durursan bataklıkta dibe çöküceksin ve yanlış karar alma şansın olmasına rağmen devam et. Bu iç ses yüzünden kendimi Amazon’da hayatta kalmaya çalışan adam gibi hissediyorum. Bazen en günlük sıradan kararları alırken bile tedirginlik duyabiliyorum ziyadesiyle. Kafesten çıkmış kuş ürkekliği de denebilir sanırım buna.

Bakalım kendi kendimin adam olduğumu görebilecek miyim.

Not: Sakal bıraktım bu ara, süper şekil oldu.

rastgele aforizmalar

pozitif bir insan olmamın sıfır rh pozitif olmamla alakası yok.
“under worked, under paid, underestimated, time for an uprising!”

- nikola tesla / kaynak: yok öyle bir şey, salladım
ufuk uras meclis’e girince “çocuk gibi sevindim ©” . (her hakkı Orhan Pamuk’a aittir)
lost’un son sezonunu torunlarıma anlattırıcam.
air konserindeki şuursuz halimi truman show’un tagline’ı ile karşılamak istiyorum : on the air, unaware.
kore filmi izleyen entel sinema izleyicisi kervanına katılmak istiyorum.
güzel kaplı defter fetişim var. (devlet malzeme ofisi siyah plastik kaplı olan favorimdir)
bir çok işi yarım bırakan insan olarak anılmaktan sıkıldım.
konser dedim de, konserlerde kendinden geçerek modern/hippie danseden kişi olmak nasıl bir duygu acaba (çevrendeki en az 100 kişinin en fazla sağa sola sallanması önkoşul)
istanbul’da swing kursu kalmamış (@#%*]), istanbul’da bir sürü şey yok zaten, tokyo’ya taşınıcam.

eskiler

herhalde en az bir yüz kişiden ne kadar 60lar veya 70lerde yaşamak istediklerine dair muhabbetler duydum (muhabbet bir şeyin çoğulu, saçma oldu çoğullamam ama uğraşamayacağım). belki giderek daha fazla parametre ile başa çıkmaya çalışmamızdan ötürü daha basit olan ilgilerini çekiyor. siyah beyaz fotoğraflara bakıldığı zaman arkada baz sitasyonu veya devasa bir reklam panosu görmemek bile romantik duygular yaratabiliyor insanda.

40larda yaşamak isteyenlerde var, hatta 30larda. caz ve swing’in çağı. medeniyetin çöküşe geçmeden önceki (ikinci cihan harbi) son ihtişamlı zamanı. kat kat giysiler içinde ananelerimizin bugün kızların yarısından daha dişi olduğu zamanlar…

daha basit olanı hakkaten kendini, ehmmmm doğru kelimeyi bulmaya çalışıyorum, soyutla(n)mak/soy(un)mak/arınmak olan da görenler var. tribal (trip’ten değil tribe’dan gelen) gelenekler çok rahat kullanılabiliyor bu durumda. komün demek istemiyorum çünkü bir kabilenin gevşek işleyeşine sahipler, bir komünün yatay veya dikey örgütlenmesine değil. bu caddebostan sahilde düzenli buluşan bir grupta olabilir, her sene yörüklerin yanında yaşmaya giden bir arkadaş topluluğu da.

daha eski zamanlarda yaşamak isteyenler de var. ama basitleşmek yerine tarz değiştirmek anlamına geliyor modern zamanlardan uzaklaşmak. o yüzden ben en fazla lord byron ve camiasının isviçre’de bir gölde toplandığı akşama kadar gidebilirim (gothic vs enlightenment).

unutmadan, yukarıdaki fotoğrafta sağ taraftaki dedem, soldaki beyefendi de muzaffer tema’dır.

bir sonraki monolitik yazımı dedeme ithaf edeceğim.